
Yapay zeka sanatçı mı yoksa hırsız mı?
Sanki sihirli bir değnek değdi dünyamıza ve her anıyı Hayao Miyazaki yeniden yaratmaya ve çizmeye başladı. Elbette dünyanın karşı karşıya olduğu bir sihirli değnek değil, OpenAI ve onun yeni yetenekleriydi… GPT-4o’ya geçtiğimiz günlerde eklenen yeni özellikle birlikte kullanıcılardan içerik üreticilerine ve hatta markalara kadar herkes “Studio Ghibli” tarzıyla sosyal medyada boy göstermeye başladı. Hayao Miyazaki’nin çizdiği bir evrende var olmak kuşkusuz herkes için hem çok çekici hem de çok eğlenceli. Peki o dünyaya yapay zeka aracılığıyla dahil olmak sahiden etik mi? Bu sanatı yeniden üretmek mi yoksa bir “hırsızlık” mı? Tartışmalar büyürken gelin öne çıkan söylemlerle birlikte soruların yanıtını arayalım…
Müşteri datası tutmak, içgörüler oluşturmak, tüketicilerle her an iletişimde kalmak gibi gündelik iş yapış süreçlerinde kolaylık sağlayan yapay zeka uygulamalarının yeni iş arkadaşlarımız olduğunu kabulleneli hayli zaman oluyor. Ki meselenin tarafına kimsenin itirazı da yok… Ancak söz konusu “yaratıcı” bir süreç olduğunda meselenin etik boyutu derinleşiyor, ne hukuki ne de toplumsal bir uzlaşı sağlanamıyor. Son günlerde yeniden tartışmaya açılan yapay zeka – sanat – etik üçgeninde Hayao Miyazaki’nin, makinelerin ve yapay zekanın sanatsal üretime dahil edilmesine karşı geçmişte yaptığı sert eleştiriler, bu konuda nasıl bir duruş sergilendiğini net bir şekilde gösteriyor. Miyazaki, 2016 yılında bir röportajında yapay zeka ile üretilen animasyonlara dair “Bu, yaşamın anlamına hakarettir” ifadesini kullanarak, teknolojinin yaratıcı süreçleri mekanikleştirmesine karşı çıktığını belirtmişti.
Tartışmalarda Miyazaki’nin tarafında saf tutanların sayısı hiç de az değil. Öyle ki Birleşik Krallık hükümeti, yapay zeka şirketlerinin telif hakkı korunan eserleri izinsiz kullanabilmesine olanak tanıyacak bir yasa tasarısı hazırlamasının ardından, binden fazla müzisyen “Is this what we want?” (İstediğimiz şey bu mu?) adını verdikleri sessiz bir albüm yayınlamıştı. Paul McCartney, Kate Bush, Damon Albarn ve Annie Lennox gibi ünlü sanatçıların da yer aldığı albümde, müzikal eserlerin yapay zeka şirketleri tarafından izinsiz kullanılmasının sanatçılar ve kültürel figürler için ne denli yıkıcı olacağına dair güçlü bir mesaj verilmişti.
Ünlü sanatçı ve yapay zeka eleştirmeni Anil Dash ise “Sanat, sadece bir ürün değil, bir süreçtir. Yapay zeka, bu sürecin duygusal ve insani yönünü göz ardı ediyor” diyerek bu konudaki endişelerini dile getiriyor…
Yapay zeka sanatı demokratikleştiriyor mu?
Konuya farklı bir perspektifle bakanlar arasında OpenAI CEO’su Sam Altman’ın yer alması kimse için sürpriz değil. Altman yapay zekanın sanatçılar için bir tehdit değil bir araç olduğunu savunarak, “Sanatı daha fazla insana ulaştırmak ve yaratıcı süreçleri desteklemek için buradayız” diyor.
Açıkçası Sam Altman’ın bu argümanı pek de inandırıcı değil. Zira geliştirilen yeni araçla yaygınlaşan görseller bir sanat eseri olmanın çok uzağında, telif hakkı ödenmemiş, basit replikalardan fazlası değil…

Hele ki bu üretim biçimi bir markanın iletişim aracına döndüğünde tartışmanın boyutu etik ihlallerin de dışına çıkarak farklı bir boyut kazanıyor. McDonald’s Meksika’nın geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir kampanya tam da bu nedenle tepkilerin odağına yerleşti. Markanın GPT-4o aracılığıyla Studio Ghibli’nin tarzında ürettiği sosyal medyada paylaşımları tepkiler üzerine apar topar yayından kaldırıldı. Zira bu yaklaşım başta sanatçılar olmak üzere pek çok kişi tarafından “Miyazaki’ye bir saygı duruşu” olarak değil “sanatsal gasp” olarak değerlendirildi.
Etik bir denge…
Tartışmalar sürerken biliyoruz ki su akacak ve yatağını bulacak. Yapay zeka sanatta ve yaratıcı süreçte artık bir biçimiyle var olacak. Bu gerçek önümüzdeyken “iş birliği” boyutu göz ardı edilemeyecek bir noktaya ulaşmış durumda.
Teknoloji filozofu Jaron Lanier 8 Nisan 2025’te Berkeley’de düzenlenen “Artificial Writing, Artificial Thinking: A Conversation with Jaron Lanier” etkinliğinde, “Yapay zekanın sanat üretmesi yerine, sanatçılarla iş birliği yapması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde insan yaratımıyla makine üretimi arasındaki çizgi giderek silinecek” diyerek etik bir denge bulunması gerektiğini vurgulamıştı.
Yazılım dünyasından Gergely Orosz ise konuya hukuki bir açıdan yaklaşarak, “Neden Nintendo ya da Super Mario içeriği üretilemiyor ama Ghibli tarzı serbestçe çoğaltılabiliyor?” diye soruyor. Bu sorunun yanıtı, ABD ve Japonya’daki telif hakkı yasalarındaki farklılıklarda yatıyor olabilir. Zira ABD’de “stil” yasal olarak koruma altına alınmazken, Japonya’da bu konuda daha hassas düzenlemeler bulunuyor.
Görsel sanatlardan edebiyata, müzikten sinema evrenine dek yapay zeka artık sanatın merkezinde. Tüm bu tartışmalarsa etik ve hukuki bir düzlemde uzlaşılmadıkça sona ermeyecek gibi gözüküyor…