
Derya Açar Ergüç yazdı: “İçerik üretmek mi, bilgi üretmek mi?”
“Acaba bu kez hangi konuyu ele alsam?” diye düşünürken, arkadaşlarımın hazırladığı ve severek okuduğum bir Salt Blog yazısı aklıma düştü: “Araştırmadan Yayına: Bilgi Üretiminin Ekolojisi.” Ekip arkadaşlarım Kütüphane ve Arşiv Yöneticisi sevgili Sezin Romi ve Salt editörü Ezgi Yurteri’nin, Salt’ın araştırma, arşiv, yayın ve programları arasındaki ilişkiyi aktardığı söyleşi, kültür-sanat alanındaki üretim süreçleri üzerine düşündürmekle kalmadı; bir iletişimci olarak beni başka bir soruya götürdü: Bugün markalar içerik üretirken gerçekten anlatacak yeni bir şeyleri var mı, yoksa yalnızca iletişim kurma ihtiyacını mı karşılıyorlar?
Soruyu biraz daha açarsak: Markaların ana hedeflerden biri iletişim dünyasında içerik üretmek. Geçmişte meşakkatliyken, bugün hem daha kolay hem de daha hızlı. İçerik takvimleri oluşturuluyor; iletişim kanalları çoğalıyor, yöntemler ve mecralar çeşitleniyor. Tek bir konu; videoya, podcast’e, sosyal medya paylaşımına, çalışan hikayesine, röportaja, etkinliğe, blog yazısına ya da makaleye dönüşebiliyor.
Peki içerik üretmek, gerçekten anlatacak bir şeye sahip olmakla aynı şey mi?
Bugün kurumların iletişim ekipleri sıklıkla “Ne paylaşacağız?”, “Bu ay hangi içeriği üretelim?”, “Hangi format daha çok etkileşim alır?” sorularının peşinden gidiyor. Bunların hepsi önemli. Ancak bana göre bunlardan önce gelen, daha temel bir soru var: Bu içeriği üretmek için gerçekten ne biliyoruz?
Bilgi ekosistemi…
Önümüzdeki dönemde markaların iletişim gücünü belirleyecek konulardan biri de bu olacak: Daha fazla içerik üretmek değil, içerik üretecek daha güçlü bir bilgi ekosistemi kurmak.
Bilgi üretmeyen kurum, bir süre sonra aynı şeyleri farklı formatlarda anlatmaya ve kendini tekrar etmeye başlıyor. Her gün yeni bir fotoğraf çekip altına bir mesaj yazmak, hatta bunu hareketli bir videoya dönüştürmek, sadece o gün için iletişim yapmaya yetiyor. Ama asıl soru şu: O içerik gerçekten ne söylüyor? Vermek istediğimiz mesajı karşı tarafa ulaştırabiliyor mu, yoksa yalnızca günün iletişim ihtiyacını mı karşılıyor?
Tıpkı günlük süt gibi. İletişim giderek günlük süt gibi tüketiliyor diye düşünüyorum. Bugünün fotoğrafı, bugünün videosu, bugünün mesajı… O günün ihtiyacını karşılıyor, ertesi gün yerini yenisine bırakıyor. Aynı başarı hikayesi bir gün LinkedIn yazısı, başka bir gün video, ardından bir podcast veya bir basın bülteni olarak karşımıza çıkabiliyor. Format değişiyor ama anlatılanın kendisi değişmiyor. Bir noktadan sonra içerik çoğalıyor, fakat anlam farklılaşmıyor veya katmanlanmıyor. Oysa iletişimin değeri, yalnızca o gün tüketilmesinde değil; insanın zihninde ne bıraktığında ve zaman içinde nasıl bir anlam biriktirdiğinde yatıyor.
Tam da burada, Salt’ın araştırma misyonundan söz etmek gerekiyor. Salt, araştırmayı önceleyen; ürettiği bilgiyi farklı mecralarda tartışmaya açan ve derlediği kaynakları Salt Araştırma aracılığıyla kamunun erişimine sunan bir kurum olarak çalışıyor. Sezin Romi, Salt Blog’da bu yaklaşımı anlatırken şöyle diyor:
“Araştırma çıktısının yayın ya da sergi mi olacağını, yoksa arşiv projesine mi dönüşeceğini belirleyen de aslında araştırma sürecinin kendisi. Bunun çok farklı yolları var.”

Araştırmaların rehberliğinde içerik üretmek…
Bu yaklaşım kültür-sanat alanına ait gibi görünse de aslında iletişim dünyası için de çok şey söylüyor. Çünkü burada başlangıç noktası “Ne paylaşacağız?” değil. “Neyi araştırıyoruz?” Ve daha da önemlisi, araştırmanın bizi nereye götüreceğine alan açmak.
Salt’ın araştırma süreçlerinde bir konu başka bir konuyu, bir kişi başka bir araştırmayı, bir arşiv bir yayını tetikleyebiliyor. Bir çalışma web projesine dönüşürken başka bir çalışma e-yayın, kitap, arşiv ya da sergiye uzanabiliyor. Yazıda anlatılan örneklerde de bu yolların önemli bir bölümünün başlangıçta öngörülmediğini görüyoruz.
Bence burada markalar için önemli bir ders var: Bazen ne anlatacağımızı önceden belirlemek yerine, araştırmanın ve merakın bizi götürdüğü yere bakmak yeni anlatıların önünü açabiliyor.
Bir kurumun müşterilerini gerçekten anlamaya çalışması, çalışanlarının deneyimlerini araştırması, yıllar içinde biriktirdiği verileri yeniden okuması, geçmişte aldığı kararların bugün ne söylediğine bakması, kendi alanındaki dönüşümleri takip etmesi… Bunların her biri yeni içeriklerin kaynağı olabilir.
Bir araştırma bir rapora dönüşebilir. Rapordan bir yazı çıkabilir. Yazı yeni bir tartışma başlatabilir. Tartışma bir etkinliğe, podcast’e ya da videoya dönüşebilir. O içeriklerden biri yeni bir sorunun başlangıcı olabilir.
İçeriğin merkezine “bilgiyi” koymak
Markaların bugün ihtiyaç duyduğu şey de biraz bu olabilir: İçeriği tek tek üreten bir iletişim düzeninden, bilginin içerik üretmeye devam ettiği bir ekosisteme geçmek.
Bu nedenle kurumsal iletişimde içerik stratejisini sadece bir yayın takvimi olarak düşünmek bence giderek daha eksik kalıyor. Bir içerik takvimi bize ne zaman konuşacağımızı söyler. Ama kurumun bilgi birikimi bize ne söyleyebileceğimizi gösterir. Pazarlama ve kurumsal iletişimcilerin yeni görevi yalnızca editörlük yapmak değil, kurum içinde birer araştırmacı ve arşivci gibi çalışmak olmalı. Çünkü güçlü markalar sadece konuşan değil; öğrenen, araştıran, biriktiren ve keşfeden markalar olacak.
Üstelik bugün yapay zekânın içerik üretimini hızlandırdığı bir dünyada bu fark daha da görünür hâle geliyor. Bir metni yazmak, bir görsel üretmek, bir videoyu kurgulamak ya da aynı içeriği farklı formatlara uyarlamak giderek kolaylaşıyor.
Kolaylaşan şey üretim.
Zorlaşan ise gerçekten yeni bir şey söylemek.
Bana göre markaların içerik üretiminde biraz daha araştırmaya, biraz daha meraka ve biraz daha “sonunda ne çıkacağını henüz bilmiyoruz” diyebilmeye ihtiyacı var.
Çünkü bazen en iyi içerik fikri, içerik toplantısında karşımıza çıkmayabilir.
Bir arşivde karşılaşılır.
Bir araştırmanın içinde ortaya çıkar.
Bir çalışanın anlattığı hiç beklenmedik bir hikâyeden doğar.
Ya da daha önce kimsenin sormadığı bir sorunun peşinden giderken karşımıza çıkar.
Geleceğin güçlü markaları, en çok konuşanlar değil; söyleyecek yeni şeyler bulmak için araştırmaya, sorgulamaya devam edenler olacak.
